rock müzik tarihinin gördüğü en görkemli, en yetenekli, en karizmatik ve en trajik figürlerden biri. sadece queen'in solisti değil, grubun ruhu, kalbi, yaratıcı motoru ve sahnedeki tanrısal yansıması. gerçek adı farrokh bulsara olan zanzibar doğumlu bu parsi çocuğun, londra'nın sanat okullarından çıkıp dünyanın en büyük stadyumlarını fetheden bir ikona dönüşme hikayesi, başlı başına bir destan.
freddie mercury demek, öncelikle o inanılmaz ses demektir. dört oktavlık vokal aralığına sahip olduğu söylenen, operatik aryalardan ham rock çığlıklarına, fısıltılı baladlardan güçlü gospel tınılarına kadar uzanabilen eşsiz bir enstrüman. sadece teknik kapasitesi değil, sesini kullanma biçimi, kattığı duygu ve drama da onu benzersiz kılar. bohemian rhapsody'deki o çılgın vokal akrobasileri, somebody to lovedaki o içli yakarış, we are the champions'daki o zafer haykırışı... her şarkıya ruhunu katardı. muhtemelen bu vokal yeteneğinin bir kısmı doğuştan gelse de, opera ve kabareye olan ilgisi, liza minnelli gibi isimlere olan hayranlığı, sesini eğitme ve farklı teknikler deneme konusundaki merakı, onun bu denli çok yönlü bir vokaliste dönüşmesinde kilit rol oynamıştır. belki de çocukluğunda aldığı piyano dersleri, müziğe olan o derin anlayışının ve armonik zenginliğe sahip besteler yapabilmesinin temelini atmıştı.
sahne performansı ise kelimenin tam anlamıyla efsaneydi. o yarım mikrofon standı, kedi gibi kıvrak hareketleri, seyirciyle kurduğu inanılmaz bağ, enerjisi ve kostümleriyle sahneyi bir tiyatro sahnesine dönüştürürdü. o, sadece şarkı söylemez, şarkıyı yaşar ve yaşatırdı. 1985 live aid performansı, bunun en ikonik örneğidir. milyarlarca insanın izlediği o 20 dakikalık sette, tüm stadyumu avucunun içine alışı, seyirciyle yaptığı o meşhur "aaay-oh" diyaloğu, bir frontman'in kitleleri nasıl harekete geçirebileceğinin dersidir. akla yakın bir varsayım olarak, freddie'nin sahneye çıkmadan önce büyük bir heyecan ve belki de sahne korkusu yaşadığını, ancak spot ışıkları üzerine vurduğu anda bambaşka bir personele büründüğünü düşünebiliriz. o utangaç, hassas farrokh'un yerini, kendine güvenen, kışkırtıcı ve kontrolü elinde tutan freddie mercury alıyordu.
besteci olarak da grubun lokomotifiydi. bohemian rhapsody, killer queen, somebody to love, don't stop me now, crazy little thing called love, we are the champions gibi sayısız queen klasiğinde onun imzası vardır. şarkıları genellikle teatral, armonik açıdan zengin, melodik olarak güçlü ve beklenmedik dönüşlerle doludur. piyano başındaki yetkinliği, bestelerinin temelini oluştururdu. muhtemelen birçok şarkının ilk fikirleri, gece geç saatlerde piyanosunun başında, belki bir kadeh şampanya eşliğinde, aklına düşen melodiler ve kelimelerle ortaya çıkıyordu.
özel hayatı ise her zaman merak konusu olmuş, zaman zaman skandallarla gündeme gelmiştir. mary austin ile olan derin bağı ve hayat boyu süren dostluğu, erkeklerle yaşadığı ilişkiler, partileri ve gösterişli yaşam tarzı... biseksüelliğini açıkça ifade etmese de, müziği ve duruşuyla cinsel kimliklerin ve kalıpların ötesinde bir figür olmuştur. bu durum, özellikle o dönem için oldukça cesur bir duruştu.
hayatının son yılları ise trajik bir şekilde aids hastalığıyla mücadelesiyle geçti. hastalığını uzun süre kamuoyundan gizlese de, sağlığının kötüleştiği gözle görülür hale gelmişti. buna rağmen stüdyoya kapanıp inanılmaz bir üretkenlikle müzik yapmaya devam etti. innuendo albümü ve özellikle the show must go on şarkısı, onun bu mücadeledeki gücünün ve sanatına olan bağlılığının bir kanıtıdır. tahmin etmek güç değil ki, o son kayıtlarda fiziksel olarak büyük acılar çekmesine rağmen, geriye bir şeyler bırakma arzusu ve müziğe olan tutkusu ona inanılmaz bir güç veriyordu. stüdyodaki diğer grup üyelerinin de ona destek olmak için büyük bir hassasiyet ve sevgiyle yaklaştığını varsayabiliriz.
freddie mercury, 1991'de aramızdan ayrıldığında geride sadece unutulmaz şarkılar değil, aynı zamanda cesaretin, özgünlüğün, tutkunun ve sınırları zorlamanın sembolü haline gelmiş bir miras bıraktı. o, sadece bir rock yıldızı değil, milyonlarca insana ilham veren, dokunan ve müziğiyle ölümsüzleşen gerçek bir sanatçıydı. onun gibisi bir daha gelmedi, gelmeyecek. the show must go on... ama onsuz asla aynı olmayacak.
(see: queen)
(see: farrokh bulsara)
(see: bohemian rhapsody)
(see: we are the champions)
(see: somebody to love)
(see: live aid 1985)
(see: aids)
(see: the show must go on)
nice: all
|
today
search in topic