özgür ve etik bilgi kaynağı.
-
antik sözlük
-
kufi
duman'ın direnişle özdeşleşen şarkısı.
https://www.youtube.com/watch?v=lEwslGCDsSI
sözlerini de yazayım tam olsun.
elleri havada
kufi kafada
şeker ezer aynada
aynı ayran gibi temiz, kafası leziz
yürüyorlar saraya, saraya
ben bu gezegene inemedim abi
gökyüzü masmavi
yıldızlar daha iyi
bu yıldızlar daha iyi
üsküdarı yine geçemedik abi
bu atlar çok hain
eşekler daha iyi
bu eşekler daha iyi.
elleri havada
kufi kafada
şeker ezer aynada
aynı ayran gibi temiz, kafası leziz
yürüyorlar saraya, saraya
biz bu kafalara gelemedik abi
bu gösteri kallavi
aktörleri daha iyi
bu aktroller daha iyi
kargaları yine kovamadık abi
korkuluk çok enayi
kuşlar şeytani
bu kuşlar şeytani
elleri havada
kufi kafada
şeker ezer aynada
aynı ayran gibi temiz, kafası leziz
yürüyorlar saraya, saraya
elleri havada
kufi kafada
şeker ezer aynada
aynı ayran gibi temiz, kafası leziz
yürüyorlar saraya, saraya
elleri havada
kufi kafada
şeker ezer aynada
aynı ayran gibi temiz, kafası leziz
yürüyorlar saraya, saraya
ben bu gezegene inemedim abi
gökyüzü masmavi
yıldızlar daha iyi
bu yıldızlar daha iyi
padişahı yine deviremedik abi
bu kuzular çok cahil
kurtlar şeytani
bu kurtlar şeytani
elleri havada
kufi kafada
şeker ezer aynada
aynı ayran gibi temiz, kafası leziz
yürüyorlar saraya, saraya -
beni siz delirttiniz
cem karaca'nın 1977 yılına ait şarkısı.
sözleri şu şekilde:
beni siz delirttiniz evet
evet, evet, siz, siz
kırmızı ışıkta geçen şoförler
ve boşverli türküler
ve boşverli türküler
sahil yolundaki kazalar
denize düşen şu uçak
beyaz camda hayvanlar ve reklamlar
yeşilçam'da baldır bacak
yeşilçam'da baldır bacak
beni siz delirttiniz evet
evet, evet siz delirttiniz beni
uçaklar, rüşvetler ve mobilyalar
ve ahlak üstüne nutuklar
ve ahlak üstüne nutuklar
günden güne ufalan ekmekler
pasta yesin efendiler ama
gaz tenekesi ile su kuyrukları
ve bir başbuğun buyrukları
başbuğun buyrukları
beni siz delirttiniz evet
evet, evet, evet
siz delirttiniz beni, hiç kuşkum yok bundan eminim
darılmaca yok ben bir deliyim ama beni siz delirttiniz
beni siz delirttiniz
gelin katılın siz de bize
bizde herkese yer var
dostlarım hep napolyon, hepsi sezar
bol miktarda hitler de çıkar ayy
bol miktarda hitler de çıkar -
bohemian rhapsody
ahh, 1975 a night at the opera albümünün incisi.
sözleri tam olarak:
is this the real life? is this just fantasy?
caught in a landslide, no escape from reality
open your eyes, look up to the skies and see
i'm just a poor boy, i need no sympathy
because i'm easy come, easy go, little high, little low
any way the wind blows doesn't really matter to me, to me
mama, just killed a man
put a gun against his head, pulled my trigger, now he's dead
mama, life had just begun
but now i've gone and thrown it all away
mama, ooh, didn't mean to make you cry
if i'm not back again this time tomorrow
carry on, carry on as if nothing really matters
too late, my time has come
sends shivers down my spine, body's aching all the time
goodbye, everybody, i've got to go
gotta leave you all behind and face the truth
mama, ooh (any way the wind blows)
i don't wanna die
i sometimes wish i'd never been born at all
i see a little silhouetto of a man
scaramouche, scaramouche, will you do the fandango?
thunderbolt and lightning, very, very frightening me
(galileo) galileo, (galileo) galileo, galileo figaro magnifico (oh-oh-oh-oh)
but i'm just a poor boy, nobody loves me
he's just a poor boy from a poor family
spare him his life from this monstrosity
easy come, easy go, will you let me go?
bismillah, no, we will not let you go
(let him go) bismillah, we will not let you go
(let him go) bismillah, we will not let you go
(let me go) will not let you go
(let me go) will not let you go
(never, never, never, never let me go) ah
no, no, no, no, no, no, no
(oh, mamma mia, mamma mia) mamma mia, let me go
beelzebub has a devil put aside for me, for me, for me
so you think you can stone me and spit in my eye?
so you think you can love me and leave me to die?
oh, baby, can't do this to me, baby
just gotta get out, just gotta get right outta here
ooh
ooh, yeah, ooh, yeah
nothing really matters, anyone can see
nothing really matters
nothing really matters to me
any way the wind blows -
aerosmith
(see: amerika'nın en büyük rock and roll grubu)
(see: toxic twins)
(see: dream on)
amerika'nın rock sahnesine yaptığı en büyük, en gürültülü ve en uzun soluklu katkılardan biri. boston'ın kötü çocukları olarak başlayıp, yarım asrı deviren kariyerlerinde defalarca zirveyi gören, dibe vuran ama her seferinde bir şekilde ayağa kalkmayı başaran, yaşayan efsane statüsünü sonuna kadar hak eden grup.
temelde iki sacayağı üzerine kurulu bir dev: steven tyler ve joe perry. tyler'ın o akıllara zarar, çığlıklarla bezeli, bazen flörtöz bazen isyankar vokali ve inanılmaz sahne enerjisi bir yanda; perry'nin o kirli, blues kokan, anında tanınan, ders niteliğindeki gitar rifleri diğer yanda. bu ikilinin kimyası (veya kimyasızlığı), yani meşhur "toxic twins" lakabını almalarına neden olan o gelgitli, tutkulu ama bir o kadar da yıpratıcı ilişkileri, grubun hem yaratıcı motoru hem de zaman zaman en büyük handikapı olmuştur. onlara brad whitford'ın sağlam ritim gitarı, tom hamilton'ın cool duruşu ve melodik bas yürüyüşleri, joey kramer'ın güçlü davulları eklenince ortaya çıkan sound, safkan, damardan rock and roll'dur.
70'lerdeki ham, enerjik halleriyle dream on gibi bir rock marşı, walk this way gibi funk damarlı bir dinamit (ki yıllar sonra run-dmc ile yaptıkları cover ile hem kendilerini hem de hip-hop'ı ana akıma taşıyacaklardı), sweet emotion gibi puslu bir başyapıt bıraktılar. o dönemki albümleri (toys in the attic, rocks) bugün bile birçok grubun ulaşmaya çalıştığı bir sound ve enerji seviyesine sahiptir.
sonra malum, 80'lere girerken yasaklı madde batağı, iç çekişmeler, perry ve whitford'ın ayrılışı derken grup neredeyse dağılma noktasına geldi. ancak küllerinden doğmak diye bir şey varsa, aerosmith bunun kitabını yazmıştır. 80'lerin sonunda geffen records ile başlayan ikinci baharları, onları eskisinden bile daha büyük bir ticari başarıya taşıdı. permanent vacation, pump ve özellikle get a grip albümleriyle mtv'nin ve radyoların kralı oldular. bu dönemde alicia silverstone'lu, liv tyler'lı (evet, steven tyler'ın kızı) video klipleriyle ve crazy, cryin', amazing gibi power ballad üçlemesiyle yeni bir jenerasyonu kendilerine hayran bıraktılar. eski toprak hayranlar bu popülerleşmeye biraz burun kıvırsa da, grubun stadyumları doldurmasını sağlayan da bu dönemdi. ardından gelen i don't want to miss a thing ise artık stratosfere ulaştıkları noktaydı; armageddon filmiyle birlikte dünyanın en bilinen şarkılarından biri haline geldi.
yıllar geçti, elemanlar yaşlandı, sağlık sorunları yaşandı, veda turneleri konuşuldu ama aerosmith ruhu bir şekilde yaşamaya devam etti. onlarca hit, milyonlarca albüm satışı, grammy ödülleri ve rock and roll hall of fame üyeliği... ama tüm bunların ötesinde, arkalarından gelen sayısız gruba ilham kaynağı olmuş, amerikan rock müziğinin temel taşlarından biri olmayı başarmışlardır.
kısacası, aerosmith sadece bir grup değil, amerikan rock müziğinin demirbaşı, inişleri ve çıkışlarıyla tam bir rock and roll destanıdır. iyi günde, kötü günde rock and roll'un bayrağını hep en önde dalgalandırmışlardır. dinleyiniz, dinletiniz. -
steven tyler
aerosmith denince akla gelen ilk iki şeyden biri (diğeri için bkz: joe perry); grubun sesi, yüzü, enerjisi ve asla yerinde duramayan ruhu. rock and roll tarihinin gördüğü en karizmatik, en nev-i şahsına münhasır ve belki de en "büyük ağızlı" frontman'lerinden biri.
o sesi tarif etmek zor; yer yer tiz çığlıklara ulaşan, yer yer blues'un o kirli sularında gezinen, baladlarda şaşırtıcı bir duygusallığa bürünebilen, eşi benzeri az bulunur bir vokal aralığı ve tekniği. sadece sesi değil, sahne duruşu da başlı başına bir olaydır. o daracık pantolonları, rengarenk kıyafetleri, takıları ve tabii ki mikrofon standına taktığı meşhur eşarplarıyla tam bir rock tanrısı prototipidir. sahneyi bir oyun alanı gibi kullanır, seyirciyle flört eder, dans eder, zıplar; yaşı kaç olursa olsun enerjisinden zerre kaybetmez (gibi görünür).
joe perry ile olan "toxic twins" ilişkisi, grubun yaratıcılığının ve aynı zamanda en büyük dramalarının da kaynağı olmuştur. birbirlerini hem tamamlayan hem de iten bu dinamik, aerosmith sound'unun temelini oluşturur. uyuşturucuyla olan mücadelesi, defalarca rehabilitasyona girmesi ve her seferinde bir şekilde geri dönmeyi başarması da kariyerinin önemli bir parçasıdır.
80'lerin sonundaki geri dönüşlerinde ve 90'lardaki zirve dönemlerinde sadece sesiyle değil, kliplerdeki karizmasıyla da yeni nesilleri etkilemiştir. american idol jüriliği gibi ana akım işlere de bulaşmış, hatta bir country albümü bile yapmıştır; ama özünde her zaman o boston'lı, ağzı bozuk, içinden geldiği gibi yaşayan rock'n'roll çocuğudur.
kısacası, sesiyle, tarzıyla, enerjisiyle ve skandallarıyla rock müziğin ikonlarından biri. o olmadan aerosmith düşünülemezdi.
(see: aerosmith)
(see: demon of screamin')
(see: joe perry)
(see: mikrofon standına eşarp takan adam)
(see: liv tyler'ın babası) -
joe perry
aerosmith'in diğer yarısı; grubun gitar sound'unun mimarı, o anında tanınan, kirli ve blues kokan riflerin efendisi. steven tyler'ın sahnedeki gösterişli ve fırtınalı enerjisinin tam zıttı gibi duran, genellikle daha cool, daha sakin ama bir o kadar da etkileyici figür.
joe perry demek, öncelikle gitar rifi demektir. walk this way'in o funky yürüyüşü, sweet emotion'ın o talk box'lı girişi, toys in the attic'in ham gücü, love in an elevator'ın akılda kalıcılığı... sayısız aerosmith klasiğinin bel kemiği onun parmaklarından ve genellikle bir les paul'den çıkmıştır. tarzı, blues'dan derinlemesine etkilenmiş olsa da üzerine kendi sert, çiğ ve zaman zaman tehlikeli hissettiren yorumunu katmıştır. tekniği kadar, yarattığı ton da ikoniktir.
steven tyler ile olan ilişkisi "toxic twins" olarak anılsa da, perry genellikle bu ikilinin daha ayakları yere basan, müziğe odaklı tarafı gibi görünmüştür (tabii kendi karanlık dönemleri hariç). sahnedeki duruşu tyler'a göre daha içe dönük olsa da, gitarıyla konuştuğu anlar vardır; omuzuna astığı gitarı, ağzının kenarında duran sigarası (eski günlerde) ve güneş gözlükleriyle tam bir rock'n'roll anti-kahramanıdır.
grubun en çalkantılı döneminde, 70'lerin sonunda tyler ile yaşadığı büyük kavgalar sonucu gruptan ayrılmış, kendi grubu joe perry project'i kurmuştur. bu dönem, aerosmith'in düşüşünü hızlandırsa da, perry'nin kendi başına da önemli bir müzisyen olduğunu kanıtlamıştır. neyse ki 80'lerin ortasında geri dönmüş ve grubun tarihindeki en büyük ticari başarıyı yakalayan ikinci baharında yine kilit rol oynamıştır.
sayısız gitaristi etkilemiş, "cool" kelimesinin rock müzikteki karşılıklarından biri olmuş, yaşayan bir efsanedir. rifleri on yıllardır çalınıyor ve muhtemelen daha uzun yıllar çalınmaya devam edecek. aerosmith'in motoru tyler ise, şasesi ve direksiyonu kesinlikle joe perry'dir.
(see: aerosmith)
(see: steven tyler)
(see: toxic twins)
(see: les paul)
(see: riff tanrısı)
(see: joe perry project) -
a night at the opera
queen'in sadece diskografisinin değil, tüm rock müzik tarihinin şahikalarından, bir cüretkarlık ve yaratıcılık anıtı. grubun "ya hep ya hiç" dediği, o zamana kadar yapılmış en pahalı albümlerden biri olarak kayda geçen, onları yerel kahramanlardan dünya devi statüsüne fırlatan magnum opus. adını marx kardeşler'in aynı adlı filminden alması bile, içeride kopacak müzikal curcunanın, o planlı kaosun ve türler arası cümbüşün habercisi gibidir adeta.
albümün yapıldığı dönemi düşünmek lazım. queen, önceki albümleri sheer heart attack ile büyük bir başarı yakalamış olsa da, mali olarak hala zor durumdaydı. eski menajerleriyle yaşadıkları sorunlar, grubun üzerinde büyük bir baskı yaratıyordu. tahmin etmek zor değil ki, bu albüm onlar için bir dönüm noktası olmak zorundaydı; ya batacaklar ya da müzik dünyasının zirvesine tırmanacaklardı. bu baskı ve hırsın, albümdeki o sınır tanımayan yaratıcılığı ve her şarkıya sinmiş "biz buradayız ve en iyisiyiz" tavrını körüklediğini varsaymak oldukça akla yakın.
a night at the opera bir albümden çok, farklı sahnelerden oluşan görkemli bir müzikal gösteri gibi. içinde yok yok: hard rock, heavy metal, pop, folk, vodvil, dixieland caz ve tabii ki opera! bu kadar farklı türü tek bir potada eritip, baştan sona tutarlı ve akıcı bir bütün oluşturabilmek, ancak queen gibi vizyoner bir grubun harcı olabilirdi. albümün prodüktörü roy thomas baker ile birlikte stüdyoda harikalar yarattıkları aşikar. özellikle vokal ve gitar harmonilerindeki katman katman işçilik, o dönemin teknolojisiyle nasıl başarıldığı hala hayret uyandıran bir detay. muhtemelen stüdyoda geçirilen sayısız uykusuz gece, bantları kesip yapıştırmalarla dolu hummalı çalışmalar ve her detayın mükemmel olması için verilen inanılmaz bir emek söz konusuydu.
ve tabii ki bohemian rhapsody... albümün ve belki de queen'in imza şarkısı. tek başına bir albüm değeri taşıyan, içinde balad, gitar solosu, opera ve hard rock bölümlerini barındıran, 6 dakikalık bu cüretkar eser. plak şirketinin "çok uzun, tutmaz" dediği, grubun ise "ya bu şarkı single olur ya da hiçbiri" restini çektiği rivayet edilir. freddie mercury'nin bu şarkıyı kafasında nasıl tasarladığını, o karmaşık vokal düzenlemelerini diğer grup üyelerine ve prodüktöre nasıl anlattığını hayal etmek bile heyecan verici. operatik bölümdeki o "galileo", "figaro", "magnifico" nidalarının kaydı sırasında stüdyoda yaşananları, belki de kahkahalarla karışık bir yaratım sancısını tahmin etmek güç değil. şarkının yapısındaki bu radikallik, o dönem için inanılmaz bir riskti ama sonuçta müzik tarihini değiştirdi.
ancak albüm sadece bohemian rhapsody'den ibaret değil. john deacon'ın kaleminden çıkan ve basçının pop duyarlılığını gösteren tatlı mı tatlı you're my best friend. freddie mercury'nin piyanosuyla devleştiği, konserlerin vazgeçilmezi haline gelen dokunaklı balad love of my life. brian may'in astrofizik geçmişine selam duran, zamanda yolculuk temalı akustik folk şarkısı '39. yine brian may'in ürünü olan, vokal kanonlarıyla ve epik yapısıyla bohemian rhapsody'ye kafa tutan the prophet's song. roger taylor'ın arabalara olan aşkını haykırdığı, safkan rock'n'roll enerjisiyle dolu i'm in love with my car (ki muhtemelen grubun geri kalanı bu şarkıyla epey dalga geçmiştir ama taylor'ın ısrarıyla b yüzüne girmiştir). her biri kendi içinde ayrı bir dünya, ayrı bir başyapıt adayı.
a night at the opera, queen'in sadece müzikal yeteneklerini değil, aynı zamanda stüdyoyu bir enstrüman gibi kullanma becerilerini, teatral yeteneklerini ve sınırları zorlama arzusunu da gözler önüne seren bir çalışma. risk almaktan korkmayan, popüler kalıplara sığmayı reddeden ve kendi vizyonlarının peşinden giden bir grubun manifestosu niteliğinde. belki de o mali baskı olmasaydı, grup bu kadar iddialı ve kusursuz bir iş çıkarmak için kendini bu denli zorlamayacaktı. bazen en büyük eserler, en büyük zorluklardan doğar sözünün kanıtı gibi duruyor bu albüm.
sonuç olarak, a night at the opera sadece dinlenmesi gereken değil, üzerine kafa yorulması, her dinleyişte yeni detaylar keşfedilmesi gereken, katmanlı, zengin ve zamansız bir mihenk taşı. rock müziğin sınırlarını genişletmiş, kendinden sonra gelen sayısız gruba ilham vermiş ve queen efsanesini perçinlemiş ölümsüz bir eser.
(see: queen)
(see: bohemian rhapsody)
(see: freddie mercury)
(see: brian may)
(see: rock operası)
(see: müzikal deha)
(see: yapılmış en pahalı albümlerden biri) -
queen
rock müzik tarihine altın harflerle yazılmış bir isimden öte, bir fenomen; bir sound, bir duruş, bir gösteri sanatı. sadece şarkılarıyla değil, sahne performansları, vizyonları ve müzikal sınırları zorlama cüretleriyle kendilerini ölümsüzleştiren, britanya'nın dünyaya armağan ettiği en büyük, en gösterişli ve en eklektik gruplardan biri. onları sadece "rock grubu" olarak tanımlamak, okyanusu bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibi olur.
queen'in büyüsü, dört köşeli bir formülden gelir:
freddie mercury: o ilahi ses, o inanılmaz sahne karizması, teatral yetenek, sınır tanımayan bir müzikal vizyon ve piyano başındaki hassasiyet. grubun tartışmasız ruhu ve itici gücü.
brian may: o kendine özgü, babasıyla birlikte yaptığı "red special" gitarından çıkan, katman katman harmonilerle bezeli, anında tanınan gitar tonu. astrofizik doktorası olan bir entelektüelin rock'n'roll'a kattığı epik ve bilimsel dokunuş. aynı zamanda güçlü bir besteci.
john deacon: grubun sessiz gücü. sahnenin gerisinde duran ama yazdığı unutulmaz bas yürüyüşleri (another one bites the dust, under pressure gibi) ve şaşırtıcı derecede hit pop şarkılarıyla (i want to break free, you're my best friend) grubun sound'una bambaşka bir boyut katan dahi.
roger taylor: güçlü davulculuğu, o kendine has yüksek perdeden geri vokalleri ve grubun daha çiğ, daha doğrudan rock'n'roll damarını besleyen besteleriyle (i'm in love with my car, radio ga ga) enerjiyi her daim yüksek tutan isim.
bu dört benzersiz yeteneğin bir araya gelmesi, tek bir müzikal kalıba sığdırılamayan o zengin queen sound'unu yarattı. hard rock'tan operaya, heavy metal'den diskoya, funk'tan rockabilly'ye, pop baladlarından stadyum marşlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede eserler verdiler. varsaymak pek de yanlış olmaz ki, bu müzikal çeşitlilik, grubun dört üyesinin de aktif olarak şarkı yazmasından ve her birinin farklı müzikal zevklere sahip olmasından kaynaklanıyordu. muhtemelen stüdyoda sık sık yaratıcı tartışmalar yaşanıyor, her üye kendi fikrini savunuyor ve bu "çatışmaların" sonucunda ortaya herkesin bir parça kendinden bir şeyler bulduğu, katmanlı ve zengin şarkılar çıkıyordu. belki de deacon'un pop hassasiyeti, may'in epik rock vizyonuyla; taylor'ın ham enerjisi, mercury'nin teatral dehasıyla bir denge oluşturuyordu.
queen'in yükselişi kolay olmadı. ilk albümler eleştirmenlerden karışık yorumlar alsa da, killer queen ile ilk büyük çıkışlarını yaptılar. ancak asıl patlama, tüm riskleri alarak yarattıkları a night at the opera ve içindeki akılalmaz bohemian rhapsody ile geldi. o dönem için inanılmaz derecede pahalı ve cüretkar olan bu albüm, onları dünya çapında süperstarlığa taşıdı. tahmin etmek zor değil ki, o dönemde grup üzerinde büyük bir finansal ve sanatsal baskı vardı ve bu "ya batarız ya çıkarız" durumu, onları daha da hırslandırarak böylesine kusursuz ve iddialı bir iş çıkarmaya itti.
sadece stüdyoda değil, sahnede de bir devdi queen. özellikle freddie mercury'nin seyirciyi avucunun içine alan performansı, enerjisi ve vokal gücü efsanevidir. 1985'teki live aid performansları, genellikle tüm zamanların en iyi canlı performanslarından biri olarak kabul edilir. o 20 dakikalık sette sergiledikleri hakimiyet, adeta bir ders niteliğindedir. belki de queen, şarkılarını bestelerken bile we will rock you ve we are the champions gibi eserlerde olduğu gibi, on binlerce insanın hep bir ağızdan söyleyeceği anları hayal ederek, stadyum atmosferini düşünerek yazıyordu. şarkıların yapısındaki o "birlikte söyleme" potansiyeli tesadüf olmasa gerek.
grubun kariyeri boyunca yaşadığı iniş çıkışlar, 80'lerdeki disko ve funk etkileşimli dönemleri (hot space albümü gibi bazı hayranları ikiye bölen işler), freddie mercury'nin aids teşhisi ve sonrasındaki süreç, grubun hikayesini daha da dramatik ve dokunaklı hale getirir. mercury'nin hastalığını öğrendikten sonraki dönemde, grubun stüdyoya kapanıp inanılmaz bir üretkenlikle the miracle ve innuendo gibi albümleri kaydetmesi, muhtemelen zamanın daraldığı bilinciyle, geriye olabildiğince çok müzik bırakma arzusunun bir sonucuydu. özellikle the show must go on şarkısı, bu trajik durumun sanatsal bir manifestosu gibidir.
freddie mercury'nin 1991'deki vefatı, müzik dünyası için büyük bir kayıp olsa da, queen'in müziği yaşamaya devam etti. kalan üyeler, zaman zaman farklı solistlerle (paul rodgers, adam lambert) sahneye çıksalar da, queen efsanesi esas olarak o dört orijinal üyenin yarattığı miras üzerine kurulu. şarkıları hala radyolarda çalıyor, filmlere konu oluyor (bohemian rhapsody filminin gişe başarısı gibi), yeni nesiller tarafından keşfediliyor.
kısacası queen; cüretkar, yenilikçi, teatral, duygusal, güçlü ve zamansız bir müzik mozaiği sunmuş, rock müziğin sınırlarını genişletmiş ve popüler kültürde silinmez bir iz bırakmış, gerçek anlamda "kraliyet" sınıfı bir gruptur. onların müziği, hayatın tüm renklerini barındırır; kutlamayı, yası, isyanı, aşkı, kaybı ve zaferi... ve bu yüzden de ölümsüzdür.
(see: freddie mercury)
(see: brian may)
(see: john deacon)
(see: roger taylor)
(see: bohemian rhapsody)
(see: a night at the opera)
(see: live aid 1985)
(see: we will rock you)
(see: we are the champions)
(see: another one bites the dust)
(see: under pressure)
(see: bir müzik grubundan çok daha fazlası) -
brian may
queen'in o devasa, katmanlı ve anında tanınan sound'unun arkasındaki beyin ve parmaklar; sadece bir gitarist değil, bir ses mimarı, bir besteci, bir mucit ve evet, aynı zamanda bir astrofizik doktoru. rock müziğin gördüğü en beyefendi, en zeki ve en özgün figürlerden biri.
onu brian may yapan şeylerin başında, babasıyla birlikte evlerinin şöminesinden söktükleri ahşapla yaptıkları o efsanevi gitar gelir: red special. bu gitar, may'in sound'unun temel taşıdır. standart gitarların sunamadığı o kendine has tonu, sustain'i (sesin uzaması) ve harmonik zenginliği elde etmek için tasarlanmıştır. muhtemelen genç brian, kafasındaki o orkestral, keman benzeri gitar tonunu piyasadaki hiçbir enstrümanla yakalayamadığı için böyle bir maceraya girişmişti. bu diy (kendin yap) ruhu, onun müziğe yaklaşımının da bir yansımasıdır; standart olanla yetinmemek, kendi yolunu çizmek. üstüne bir de pena yerine altı penilik madeni para kullanması, o keskin ama aynı zamanda sıcak tonun ortaya çıkmasındaki bir diğer önemli faktördür.
brian may'in gitar çalışı, sadece teknik beceriden ibaret değildir; besteciliğinin bir uzantısıdır. özellikle katman katman kaydettiği gitar armonileri, queen sound'unun imzasıdır. tek bir gitarla adeta bir gitar orkestrası yaratır. bohemian rhapsody'deki o epik gitar solosu, killer queen'deki o zarif melodik hatlar, the prophet's song'daki o akıl almaz kanonlar... bunlar sadece nota çalmak değil, gitarla hikaye anlatmaktır. akla yakın bir varsayım olarak, stüdyoda bu katmanları oluşturmak için inanılmaz bir sabır ve titizlikle çalıştığını, her bir armoninin yerli yerine oturması için saatler harcadığını düşünebiliriz. astrofizik geçmişinin getirdiği o analitik düşünce yapısının, bu karmaşık müzikal yapıları kurarken ona yardımcı olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.
besteci olarak da queen'e sayısız hit ve unutulmaz şarkı kazandırmıştır. stadyumları inleten o basit ama dahiyane we will rock you'dan, folk ve bilim kurguyu birleştiren 39'a, safkan hard rock klasiği tie your mother down'dan, epik balad who wants to live forever'a kadar geniş bir yelpazede eserler vermiştir. şarkılarında genellikle epik bir anlatım, güçlü melodiler ve tabii ki kendine has gitar dokunuşları ön plandadır. belki de freddie mercury'nin daha teatral ve anlık parlamalarına karşılık, may'in besteleri grubun daha köklü, daha yapılandırılmış rock damarını temsil ediyordu ve bu ikisinin birleşimi queen'in o eşsiz dengesini oluşturuyordu.
sahnedeki duruşu ise freddie'nin o fırtınalı enerjisinin yanında daha sakin, daha vakur ama bir o kadar da etkilidir. o kıvırcık, gür saçları (ki yıllara meydan okumuştur) ve red special'ı ile adeta bir bilgenin rock'n roll formuna bürünmüş halidir. freddie'nin vefatından sonra grubun mirasını yaşatma konusunda en aktif rolü üstlenenlerden biri olmuştur. hem solo projeleriyle hem de queen, paul rodgers-adam lambert gibi iş birlikleriyle müziğe devam etmiştir. ayrıca hayvan hakları, özellikle de porsukların korunması konusundaki aktivizmiyle de bilinir.
kısacası brian may; kendine özgü gitarı ve tonuyla, zeki besteleriyle, entelektüel birikimiyle ve beyefendi duruşuyla rock müzik tarihinde eşi benzeri olmayan bir figürdür. queen'in sadece gitaristi değil, aynı zamanda kalbi ve beynidir. yarattığı ses duvarları, daha nesiller boyu yankılanmaya devam edecektir. gerçek bir ikon.
(see: queen)
(see: freddie mercury)
(see: we will rock you)
(see: the prophet's song)
(see: altı penilik madeni para ile gitar çalan adam) -
freddie mercury
rock müzik tarihinin gördüğü en görkemli, en yetenekli, en karizmatik ve en trajik figürlerden biri. sadece queen'in solisti değil, grubun ruhu, kalbi, yaratıcı motoru ve sahnedeki tanrısal yansıması. gerçek adı farrokh bulsara olan zanzibar doğumlu bu parsi çocuğun, londra'nın sanat okullarından çıkıp dünyanın en büyük stadyumlarını fetheden bir ikona dönüşme hikayesi, başlı başına bir destan.
freddie mercury demek, öncelikle o inanılmaz ses demektir. dört oktavlık vokal aralığına sahip olduğu söylenen, operatik aryalardan ham rock çığlıklarına, fısıltılı baladlardan güçlü gospel tınılarına kadar uzanabilen eşsiz bir enstrüman. sadece teknik kapasitesi değil, sesini kullanma biçimi, kattığı duygu ve drama da onu benzersiz kılar. bohemian rhapsody'deki o çılgın vokal akrobasileri, somebody to lovedaki o içli yakarış, we are the champions'daki o zafer haykırışı... her şarkıya ruhunu katardı. muhtemelen bu vokal yeteneğinin bir kısmı doğuştan gelse de, opera ve kabareye olan ilgisi, liza minnelli gibi isimlere olan hayranlığı, sesini eğitme ve farklı teknikler deneme konusundaki merakı, onun bu denli çok yönlü bir vokaliste dönüşmesinde kilit rol oynamıştır. belki de çocukluğunda aldığı piyano dersleri, müziğe olan o derin anlayışının ve armonik zenginliğe sahip besteler yapabilmesinin temelini atmıştı.
sahne performansı ise kelimenin tam anlamıyla efsaneydi. o yarım mikrofon standı, kedi gibi kıvrak hareketleri, seyirciyle kurduğu inanılmaz bağ, enerjisi ve kostümleriyle sahneyi bir tiyatro sahnesine dönüştürürdü. o, sadece şarkı söylemez, şarkıyı yaşar ve yaşatırdı. 1985 live aid performansı, bunun en ikonik örneğidir. milyarlarca insanın izlediği o 20 dakikalık sette, tüm stadyumu avucunun içine alışı, seyirciyle yaptığı o meşhur "aaay-oh" diyaloğu, bir frontman'in kitleleri nasıl harekete geçirebileceğinin dersidir. akla yakın bir varsayım olarak, freddie'nin sahneye çıkmadan önce büyük bir heyecan ve belki de sahne korkusu yaşadığını, ancak spot ışıkları üzerine vurduğu anda bambaşka bir personele büründüğünü düşünebiliriz. o utangaç, hassas farrokh'un yerini, kendine güvenen, kışkırtıcı ve kontrolü elinde tutan freddie mercury alıyordu.
besteci olarak da grubun lokomotifiydi. bohemian rhapsody, killer queen, somebody to love, don't stop me now, crazy little thing called love, we are the champions gibi sayısız queen klasiğinde onun imzası vardır. şarkıları genellikle teatral, armonik açıdan zengin, melodik olarak güçlü ve beklenmedik dönüşlerle doludur. piyano başındaki yetkinliği, bestelerinin temelini oluştururdu. muhtemelen birçok şarkının ilk fikirleri, gece geç saatlerde piyanosunun başında, belki bir kadeh şampanya eşliğinde, aklına düşen melodiler ve kelimelerle ortaya çıkıyordu.
özel hayatı ise her zaman merak konusu olmuş, zaman zaman skandallarla gündeme gelmiştir. mary austin ile olan derin bağı ve hayat boyu süren dostluğu, erkeklerle yaşadığı ilişkiler, partileri ve gösterişli yaşam tarzı... biseksüelliğini açıkça ifade etmese de, müziği ve duruşuyla cinsel kimliklerin ve kalıpların ötesinde bir figür olmuştur. bu durum, özellikle o dönem için oldukça cesur bir duruştu.
hayatının son yılları ise trajik bir şekilde aids hastalığıyla mücadelesiyle geçti. hastalığını uzun süre kamuoyundan gizlese de, sağlığının kötüleştiği gözle görülür hale gelmişti. buna rağmen stüdyoya kapanıp inanılmaz bir üretkenlikle müzik yapmaya devam etti. innuendo albümü ve özellikle the show must go on şarkısı, onun bu mücadeledeki gücünün ve sanatına olan bağlılığının bir kanıtıdır. tahmin etmek güç değil ki, o son kayıtlarda fiziksel olarak büyük acılar çekmesine rağmen, geriye bir şeyler bırakma arzusu ve müziğe olan tutkusu ona inanılmaz bir güç veriyordu. stüdyodaki diğer grup üyelerinin de ona destek olmak için büyük bir hassasiyet ve sevgiyle yaklaştığını varsayabiliriz.
freddie mercury, 1991'de aramızdan ayrıldığında geride sadece unutulmaz şarkılar değil, aynı zamanda cesaretin, özgünlüğün, tutkunun ve sınırları zorlamanın sembolü haline gelmiş bir miras bıraktı. o, sadece bir rock yıldızı değil, milyonlarca insana ilham veren, dokunan ve müziğiyle ölümsüzleşen gerçek bir sanatçıydı. onun gibisi bir daha gelmedi, gelmeyecek. the show must go on... ama onsuz asla aynı olmayacak.
(see: queen)
(see: farrokh bulsara)
(see: bohemian rhapsody)
(see: we are the champions)
(see: somebody to love)
(see: live aid 1985)
(see: aids)
(see: the show must go on) -
farrokh bulsara
freddie mercury'nin gerçek adı.
-
dream on
aerosmith şaheseri bir şarkıdır.
sözlerini de yazayım tam olsun:
every time that i look in the mirror
all these lines on my face getting clearer
the past is gone
oh, it went by like dusk to dawn
isn't that the way?
everybody's got their dues in life to pay, oh, oh, oh
i know nobody knows
where it comes and where it goes
i know it's everybody's sin
you got to lose to know how to win
half my life's in books' written pages
storing facts learned from fools and from sages
you view the earth
oh, sing with me, this mournful dub
sing with me, sing for a year
sing for the laughter, and sing for the tear
sing with me, if it's just for today
maybe tomorrow, the good lord will take you away
oh, sing with me, sing for the year
sing for the laughter, and sing for the tear
sing it with me, if it's just for today
maybe tomorrow, the good lord will take you away
dream on
dream on
i dream on
dream a little, i'll dream on
dream on
i dream on
i dream on
dream a little, i'll dream on
dream on
dream on
dream on
i'll dream on
dream on
dream on
i dream on